14 Ocak 2009

Arka - taş

canım arkadasım 'a sonsuz sevgilerimle ... Eski Türklerde Askerler
savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için
sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok atarlarmış. Atalarımız
genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir
taş veya kaya olurmuş. Yıllar sonra sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ dan
ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün bile güvenebileceğimiz, bizi
arkadan vurmayacak olan, samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz
isimdir.

13 Ocak 2009

Muthis bir Koca

Bir golf klübünün soyunma odasında bir sürü adam giyiniyormuş. ortada
duran bir cep telefonu çalmış, Yakınındaki bir adam hands-free konuşma
düğmesine basmış ve giyinirken konuşmaya başlamış.

ADAM: Alo

KADIN: Merhaba şekerim, kulüpte misin?

ADAM: Evet.

KADIN: Ay ben burada supper bir deri ceket gördüm. 1000 dolarcık. Alabilir miyim?

ADAM: Oluur, madem çok sevdin, al tabii.

KADIN: Aslında buradan önce de galeriye uğradım. 2008 modelleri gelmiş, tam istediğim renkte birini buldum.

ADAM: Ne kadar?

KADIN: 60 000 dolarcık.

ADAM: O parayı vereceksem bütün aksesuarları nı isterim ama...

KADIN:Yaşasınnn! Bi şey daha var: Gecen sene beğendiğimiz ev yine satılık ve
450 000 dolar istiyorlar.

ADAM: Tamam, ama 420 000 dolardan fazla verme sakin.

KADIN: Oldu sekerim. Sonra görüşürüz. Seni seviyorum.

ADAM: Ben de seni... Görüşürüz.


Adam telefonu kapatıp afallamış şekilde onu seyreden topluluğa döner ve
Sorar:
'Bu telefon kimin, bilen var mı?'
tel sesi.....

-alo buyrun?


-emel hanim?


-evet efem buyrun.


-emel karakas di mi??


-evet efem.


-hanfendi, burasi . laboratuvari. esinizin test sonucu geldi ancak ayni isimde bir beyin daha sonucu var elimde ve acik konusmak gerekirse hangisi daha kotu bilemiyorum!!!


-ne demek istiyorsunuz?


-valla biri alzaymer digeri eyds!


-bi daha yaptirsak testi?


-hanfendi biliyorsunuz bunlar pahalli testler,sigorta odemez ikinci testi!


-n'apcaz o zaman?


-bakin biz burada dusunduk soyle bi fikir geldi aklimiza:


kocanizi bindirin arabaya, sehrin ortasinda biyerde birakin...


evi bulursa sakin bi daha onla yatmayin!!

Evli olanlara...

Alyansı neden dördüncü parmağımıza takmalıyız?
Bunun, Çinliler'in anlattığı çok güzel ve inandırıcı bir açıklaması var...
Başparmak, anne-babanızı,
İşaret parmağı, kardeşlerinizi,
Orta parmak, sizi,
Dördüncü parmak (yani yüzük parmağı), hayat arkadaşınızı,
Ve serçe parmak, çocuklarınızı temsil eder.
İlk önce avuçlarınızı birbirine bakacak şekilde açın. Orta parmakları bükün ve sırt sırta birleştirin. Daha sonra kalan dört parmağınızı da şekildeki gibi açıp, uç uca getirin.
Şimdi, anne babanızı temsil eden başparmaklarınızı ayırmaya çalışın... Açılacaktır, çünkü anne babanız sizinle birlikte ömür boyu yaşamayacaktır. Er ya da geç onlardan ayrılmak zorundasınız.
Baş parmaklarınızı önceki gibi birleştirip, kardeşlerinizi temsil eden işaret parmaklarınızı ayırın. Onlar da ayrılacaktır, çünkü kardeşleriniz kendi ailelerini kurup, ayrı bir hayat seçer.
İşaret parmaklarınızı birleştirip, çocuklarınızı temsil eden serçe parmaklarınızı ayırın. Onlar da ayrılacak, çünkü çocuklar da evlenir ve bir gün kendi hayatlarını kurar.
Son olarak serçe parmaklarınızı birleştirip, eşlerinizi temsil eden yüzük parmaklarınızı ayırmaya çalışın. Ayıramadığınızı görünce şaşıracaksınız. Çünkü karı-kocalar hayat boyu bir arada yaşarlar... İyi günde ve kötü günde...

HAYATTA KARARLAR BIRER KIBRIT' TIR

Adamin biri,

Bilge bir kral olmakla un salmis olan kralin yanina gider.

Krala sunu sorar

'Efendim soyleyin bana hayatta ozgurluk var midir? '

Kral 'Elbette' der,

'Kac bacagin var senin? '

Adam soruya sasirarak 'iki efendim' der.

Kral 'Pekala, tek bacaginin ustunde durabilir misin? '

'Elbette' diye cevap verir adam.

Kral 'O halde hangi bacagin ustunde duracagina karar ver'.

Adam biraz dusunur ve sol bacagi ustunde durmaya karar verir.

'Tamam' der kral

'Simdi de oteki bacagini kaldir.'

Adam sasirir 'Bu imkansiz kralim' der.

'Gordun mu? ' der kral '

Ozgurluk budur.

Sadece ilk karari almakta ozgursun.

Ondan sonrasinda degil.'

Tiziano Terzani'nin "Atlikarincada Bir Tur Daha" adli kitabinda

Okudugum bu kucuk oyku yillardir tartisilan ozgurluk kavrami

uzerinde bir kez daha dusunmeme yol acti.

Hayat gercekten boyleydi.

ilk karari aliyordun ve gerisi o ilk karara bagli olarak

gerceklesiyordu.

Hayat hata kabul etmiyordu.

ilk kararin dogruysa isler yolunda gidiyordu

ama eger yanlis bir karar aldiysan,

hersey zincirleme yanlis gidiyordu.

Mesela meslegini secerken...

Hasbelkader, iyi dusunmeden, yeteneklerinin farkinda olmaksizin

bir meslek sectiginde omur boyu isini zorla yapmaya

mahkum oluyordun.

Isinin basindayken baska bir is yapmayi ozluyordun.

Ama biliyordun ki; ozgurlugunu kullanmis ilk karari vermistin ve

Yeniden baslama cesaretin yoktu.

Bazi insanlar vardi hayatta...

Onlar ise her seyi ardlarinda birakip yeniden baslayacak kadar

cesurlardi. Ama sen onlardan biri olamiyordun.

Bunca emek bunca calismayi sanki copmus gibi bir cirpida

ativeremiyordun.

Oysa goz ardi ettigin bir sey vardi. Hayat cok kisaydi

Ve mutsuz oldugun islerle zaman oldurmek

ayni zamanda ruhunu oldurmekle es anlamliydi.

Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu.

Yanlis bir karar ayni evde yasayan iki dusman yaratabilirdi.

Ask zorunluluga donusebilir ve hayatini cehenneme cevirebilirdi.

ilk karari aliyordun, bu konuda ozgurdun

ama devaminda senin kararina bagli olmayan

pek cok sey gerceklesiyordu.

Hayat kararlardan ibaretti ve kararlar birer kibritti.

Dogru yerde ateslediginde seni isitacak ates,

corbani kaynatacak ates oluyordu,

yanlis yerde atesledigin vakit ise

icinde bulundugun evle birlikte seni de yakiyordu.

Hayat oyle basite alinacak bir oyun degildi.

Oyunun kurallarini bilmen ve ona gore oynaman gerekiyordu.

Ama cogu zaman oyunun kurallarini bilmek yetmiyordu.

Cok daha onemli olan baska bir sey vardi.

Kendini bilmek...

Ne istedigini, neyin seni mutlu edecegini ve kim oldugunu,

Neler yapabilecegini bilmek zorundaydin.

Ancak o zaman dogru kararlar veriyor ve

mutlu bir hayata sahip oluyordun.

Ve kararlar birer kibritti...

Ya kendini yakiyordun ya da isitiyordun...

HEP KENDİNİZİ ISITACAK KİBRİTLER YAKMANIZ DİLEĞİYLE ;







Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu halini fark etti:

- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:

- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.

- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?

- Ahmet arkadaşımız var ya…

- Evet, ne olmuş Ahmet'e?

- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.

- Eee?

- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:

- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?

- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.

- Nerede çalışıyorsun?

- Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:

- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.

- Çok zengin bir işadamı…

- Niçin?

- İnsanlara daha çok yardım etmek için…

- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki debundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin. Olmaz mı?

- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.

— Neden olmaz?

— Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: 'Ağaç yas iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:

- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.

- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor.Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlıbir yatırım olur mu?

Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.

Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.

Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.

Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.

Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.

Yeter ki boş durmayın!

"Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir."
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o''nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...

CAN YÜCEL

GÜPE GÜNDÜZ DÜŞLER YASARSINIZ, ZİFİRİ KARANLIKLAR GÜNEŞE DÖNÜŞÜR AŞK OLUNCA AŞIK OLUNCA… ŞARKILAR YÜKSELİR İÇİMİZDEN, BAZEN ACILI BİR MELODİYLE SOKAK ORTASINDA KALAKALIRSINIZ, AĞLAMAK UTANILASI DEĞİLDİR, SAKLAMAZSINIZ, DURUP MÜZİĞE KARISIR AĞLARSINIZ, YANINIZDAN GEÇİP GİDER GÖRÜNTÜLER, SADE ONUN GÖZLERİ VE GÖZYAŞI GÖRÜNÜR OLUR.

YANINIZDAYSA SEVGİLİ MÜZİKLERİN NEŞELİSİ TAKILIR, SARAR HER TARAFINIZI KEYİF MUTLULUKLA GÖZLERİNİN İÇİNE BAKAR TEKRAR TEKRAR FISILDARSINIZ SEVDİĞİNİZİ, O VARSA HER MÜZİK NEŞEDİR.


AŞK OLMASAYDI HANGİ MÜZİK İÇİNİZİ KANATIRDI, DANS ETTİRİRDİ….

AŞK OLMASAYDI ŞİİRLER OKUYABİLİRMİYDİNİZ, PUSLU HAVALARDA SEVGİLİYE SARILARAK…?

AŞK HERKESE YAKISIR; YÜREĞİMİZİ AŞKA AÇTIĞIMIZ İNANDIGIMIZ SÜRECE…..

HİÇ RAHİP YALAN SÖYLER Mİ ?

Oldukça seçkin görünüşlü bir bayan uçakla İsviçreden dönmekteydi. Yanında oturmakta olan rahibe

'Özür dilerim peder, sizden bir iyilik isteyebilir miyim?' diye sordu.

Rahip : 'Elbette kızım, senin için ne yapabilirim?' diye cevapladı.

Kadın açıkladı: kendime yeni bir epilasyon aleti aldım ve buna oldukça yüklü bir para saydım. Sanırım limitlerin
oldukça üzerine çıktı ve gümrükte elimden alırlar diye korkuyorum. Acaba gümrükten geçişte bunu cübbenizin altına saklayabilir misiniz?'

Rahip 'Tabi ki yapabilirim evladım ama biliyorsunuz ki ben yalan söyleyemem.' diye yanıtladı

Kadın 'Çok temiz ve dürüst bir yüz ifadeniz var peder, eminim ki size soru filan sormazlar' dedi ve pahalı epilasyon aletini pedere verdi.

Uçak havaalanına vardı. Peder gümrükten geçeceği sırada görevli

'Peder, bildireceğiniz herhangi bir yükünüz var mı?' diye sordu.

Bunun üzerine Peder :

'Başımdan kuşağıma kadarki bölümde açıklayacağım herhangi birşey yok, evladım' dedi

Bu yanıtı garip bulan görevli :

'Peki kuşağınızın altında kalan bölümde neyiniz var?' diye sordu.

Peder yanıtladı:

'Kadınların kullanımı için dizayn edilmiş mükemmel, küçük bir alet var, ancak şimdiye kadar hiç kullanılmadı!!'

Görevli kahkahadan kırılarak:

'Tamam peder geçebilirsin, sıradaki!..' :)))
Eski Roma'nın ünlü generallerinden birinin eşi dünya güzeli bir kadınmış. Kültürü, neşesi, ev sahibeliği üslubuyla benzeri güç bulunur bir "şahane kadın" Boşanacakları haberi çıkmış, bütün Roma bu haberle çalkalanıyor.

Yakın arkadaşları bir cesaret konuyu açmışlar:

- Eşin Roma'nın en güzel, en beğenilen, gıpta edilen kadını, diye başlamışlar; lafı birbirinin ağzından alarak dakikalarca övdükten sonra, sözü şu suale getirmişler. Nasıl olur da ondan ayrılmayı düşünebilirsin?

General bacağını uzatarak:

- Çizmemi beğendiniz mi önce onu söyleyin bana, demiş.

- Çok güzel!

- Tay derisinden yapılmıştır. Sicilya'nın en marifetli çizmecisi tarafından, kendi eliyle, benim için yapılmıştır. Bir benzerini bütün Roma'da bulamazsınız.

- Belli, demiş arkadaşları. Benzersiz derken de haklısın. Ama bunun, bizim sualimizle ne alakası var?

Arkadaşlarının merakını iki kelimeyle gidermiş general:

- Ayağımı sıkıyor.
Evvel Zaman içinde Memleketin Birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış
‘bu gençliğin sırrı nedir’ diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya.. Ama Sorular sık , soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.
“Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş:
-”Hatun, şu kilerde bir karpuz getirir misin bize sana zahmet!..” Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:
” Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet” demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
” Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin ” demiş, Başka istemiş?. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.
Neyse misafirleri ve de siz Aziz okuyucuları sıkmamak için !!! Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. “Eeee ?. Arkadaşlar iste benim gençliğin sırrı burada anladınız
mı??
Herkes birbirinin yüzüne bakmış. Kimse bişey anlamamış..”Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!” Dedecik gülmüş.”Efendiler” demiş “O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile “aman be adam , deli misin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca..” demedi.
Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum. Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.’ Demiş.
SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.
SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT.
ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ, ANLATTIĞINI ANLATMAK
ZORUNDA KALMAYASIN!!!
Hayatınız seçtiğiniz kadındır… Zevkli bir kadına rastlarsanız
zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, zeki bir kadına
rastlarsanız zekanız gelişir.
Hayat kat kattır. Babil’in Asma Bahçeleri
gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi
kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara,
gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve
hayatıdır…

Hayatınız seçtiğiniz kadındır…

Ayşe Balkonda

Kari-koca tatil gunu evde televizyon seyretmekten sıkılmış, yatak odasina gecmeye karar vermisler.... Ama ne mumkun.....7 yasindaki oglan evde.....
Oglum, hadi biraz sokaga cik, gez, oyna! Ihhhhh. Israr faydasiz. Afacanin sokakta gozu yok.
- Oyleyse, diyor baba, annenle ben odamiza gecelim, sen de balkona. Etrafta neler olup bitiyor, yuksek sesle bize rapor et !
Oglan biraz miziklanmakla birlikte caresiz balkona geciyor. Bizimkiler de yataga.
Ve afacan canli yayina basliyor:
- Su an bizim sitenin otoparkina yabanci bir arac park etti. Simdi de Aygaz arabasi sokaga giris yapti. Yasli bir kadin markete giriyor......
Kisa bir sessizlik...Ve rapora devam:
- Yan komsumuz Ahmet Bey amcayla karisi Necla teyze yatak odasinda sevisiyorlar. Yataktakiler sok vaziyette.
Baba sesleniyor:
- Oglum, nereden cikardin simdi bunu ?
- Hicc. Kucuk kizlari Ayse balkonda dikiliyor da.

Uykusunun baldan tatlı olduğu sabahlarda , melek öpüşlerle uyandırılmaz olur .. Anne bağırır : "Çabuk ol , servisi kaçıracaksın !" Baba kükrer : "Ne yatmasını biliyorsun , ne kalkmasını !"

Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk . Hiç aydınlanmadan kalkar içi .. Taze bir sabah , bayat bir günün devamıdır çok zaman . Her sabah adına yuva denen , adına kreş denen o yere bırakılır . Başkalarının annesinde , kendi annesinin hasretini çeker gün boyu . Sabahın köründe "benim annem ne zaman gelecek" diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi . Akşam ne uzundur . Yuva nice gürültülü . Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde .
"Benim babam beni çok seviyor ."
"Hayır , benim babam beni daha çok seviyor ."
"Hadi oradan , beni hem babam hem annem daha çok seviyor ."

Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse , sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler . En çok sevilen olmaktır tutkuları . Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar . Pazartesileri hep böyle geçer . Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu ispat etmeye çalışır . Öteki çocuklar yeni sevgi ispatlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar . Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba ? O reklam gelir aklına . Kahrolası reklam . "Evinizi seviyorsunuz , arabanızı seviyorsunuz ... Beni sevmiyor musunuz ?"

İnanmak üzeredir onu sevmediklerine . Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası . Ama olsun , arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer , babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler . Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı . Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması . Uyanamaması . En sevilen çocuk olmak yarışması , bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün , her şey ne kadar kolay olacak . Oyunu değiştirebilirdi . Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi karanlık bir kuyu olmazdı o zaman . Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi anne baba olduğu , çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra "beni anneannem çok sever" diye bağırıverdi .

"Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu ?"
"Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum ."
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu . Annesi telefonu , babası arabayı seviyordu . Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda . Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu . Nerelere gitsindi ? Annesi kapattı telefonu . Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu . Koşarak yanına gitti .
"Sana yardım edeyim mi ?" dedi , en sevimli halini takınarak . Annesi manalı manalı baktı .
"Hayırdır . Bir yaramazlık filan . Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten ."

Yorgunluk nasıl bir şeydi . Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır "Nasıl yorulmuş yavrucak . Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni" diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi . Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer , ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu .
"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın . Anneannem öyle söylüyor ."
"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın . Yorgunluktan ölüyorum ." Bu kelimeden nefret ediyordu . Yorgunum . Yorgun olduğumdan . Böyle yorgun yorgunken ...
"Anneciğim sen yorulma diye..."
"Yemekte konuşuruz çocuğum . Bankada işler yetişmedi . Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım . Hadi sen oyna biraz ."
"Hani siz yoruluyorsunuz ya ..."
"Eeee ...."
"Ben de oynamaktan yoruluyorum ."
"Ne yapayım ?"
"Bilmem ..."

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler , yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı . Işıklar söndü birden . Annesi öfkeyle söylenmeye başladı . "Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamı . Çocuk sırtüstü yatıp anneannesinin köyünü düşündü . Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını . Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne . Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı . "Bak deli tavşan" diyerek parmaklarını oynattı . Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı . Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda . Otlarla kuşlarla konuştu . Sonra yorgun düştü . Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu . Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı .

Neden sonra ışıklar geldi . Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden . Kanepeye koştu . Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı . Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek . Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini . Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu . Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına ;
"İşin bitince beni sever misin anne ?" dedi .

Kadın , sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı .

Kent Köylüme Mektubumdur (Oğuz Aral)

Ey benim canım, ciğerim, gözümün bebeği, gönlümün kelebeği, yoldaşım, komşum, arkadaşım, şehirde yaşayan köylü kardeşim efendim.
Önce gönülden selam eder, hatırını sorar, yüce Mevla’mdan senin için hayırlar ve iyilikler dilerim. Gazete okumadığın için sana yazdığım bu mektubu da okumayacağını biliyorum. Ama yine de yazmadan edemedim.
Sana olan ilgim ilkokuldayken bize ezberlettikleri köy şiirleriyle başladı. Hele içlerinde "Gezsen Anadolu'yu" ayaklı bir şiir vardı ki, bir avaza bağırarak okurken içim sevinçle dolardı. Pırıl pırıl akan derelerden, çiçek cenneti yaylalardan, çam ağaçlarının altındaki kırmızı damlı beyaz badanalı köy evlerinden, selvi boylu al yanaklı, keklik sekişli dilber köy kızlarından söz ederdi.
Ortaokuldayken Mahmut Makal'ın "Bizim Köy" adlı kitabını okuyunca dünyam karardı, hayallerim yıkıldı. Kitap, açlıktan Malta taşı kemiren çocukları, sıtmadan, tetanozdan, veremden ölüveren genç insanları, çorak toprağı tırnaklarıyla işleyip yine de aç yatan köylüleri anlatıyordu. İlgim önce acımaya, sonra da sevgiye dönüştü. Hele o zamanlar radyoda binde bir çalan halk türkülerini dinleyince, bir köylü tutkunu oldum. Babam, bir Klasik Türk Müziği ustasıydı. Keman, ut, tambur ve ney gibi dört enstrümanı ustalıkla çalardı. Doğduğumdan beri evde fasıl dinleyerek büyüyen ben, bir koşu gidip Şemsi Yastıman'dan bir bağlama satın aldım. Bini aşkın köy türküsü ezberledim. Aşık Veysel'den Yavuz Top'a, Nida Tüfekçi'den Talip Özkan'a, Çekiç Ali'den Zafer Gündoğdu'ya kadar halk ezgilerinin bütün ustaları, en yakın dostlarım oldular. Yunus, Pir Sultan, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Kaygusuz Abdal, Seyrani artık en sevdiğim şairlerdi. Gençliğim Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt gibi köy romanı yazarlarını okumakla geçti. Artık evim kilim döşeli, duvarlar heybe ve el dokuması yün çoraplarla süslü, mutfak şimşir kaşık ve bakır sahanla doluydu. Yani, artık hazırdım. İşim ve okulum nedeniyle köye gidip yaşayamadığım için şehire gelecek köylü kardeşlerimi, yani atamızın özdeyişiyle köylü efendilerimi bekliyordum.

*

Çok şükür beni çok fazla bekletmediniz. Katar katar, kamyon kamyon gelmeye başladınız. Adnan Menderes, köylerden aldığı oyu kentlerden alamayınca kentleri köylüleştirme politikasına girişmişti. Böylece kentlerde de seçimi kazanacaktı. Kazandı da... Amerikan yardımı ve ucuz devlet kredileriyle yeni palazlanmaya başlayan Menderes ortağı, sermaye erbabı da fabrikalarını kentlerde kurduğu için ucuz işçi ve aç tüketiciye kavuştu.
Her sabah uyandığımda yaşadığım sokakta, mahallede, şehirde bir sürü yenilik görüyordum. Bostanlar, yangın yerleri, dere yatakları hatta kurtların indiği boş vadiler küçük evlerle doluyordu. Gerçi ağaçlar azalıyordu ama briketten yığma taşla ve tenekeyle bile yapılan bu zavallı küçük kulübeleri ve çamur içindeki sahiplerini gördükçe yüreğim bir daha birleşmeyecek şekilde parçalanıyordu. Birçok kondunun taşla çevrilmiş kocaman bahçeleri de vardı. Ama köylerindeki gibi sebze filan ekmiyorlardı nedense. Bazılarında tavuk, keçi, inek gibi hayvanlar besliyorlardı. Bir ara artık taze yumurta yiyip taze süt içeceğiz diye sevindimdi. Ama taze diye iki misli para verip aldığım yumurtanın bizim bakkalın yumurtası, sütün kaymağının da içine katılmış Vita yağından oluştuğunu öğrenince sevincim kursağımda kaldı.
O sıralarda kentin yarısı gibi ben de kirada oturuyordum. O kadar çok ev vardı ve o kadar ucuzdu ki, ev sahibi olmak enayilikti. Akması, kokması, tamiri ve boyasının masrafı vereceğim kirayı kat kat aşardı. Üstelik ahşap evlerin her an çıra gibi yanma tehlikesi vardı.
Şehir içinde tarla olmadığından, gecekondu köylüleri artık ekip biçmeye de gidemiyorlardı. Her gecekondu mahallesinde pıtırak gibi kahveler türemişti. Bu zavallı insanlar, günlerini, hatta gecelerini kahvede pişpirik oynayarak geçiriyorlardı. Her gecekonduda en az 5 çocuk vardı ve çocuk sayısı hababam artıyordu. Acaba ne yiyip ne içiyorlardı?
Gerçi 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi gavur dükkânlarının talanı, şehirli köylülerimize biraz nefes aldırıyordu. Ama ne yazık ki bu tip yağmalar pek sık sık olamıyordu.
Benim gibi birçok gazeteci, yazar-çizer bu gecekonduların Tiryaki Hasan Paşa'sı kesilmiştik. Onları kanımızın son damlasına kadar savunuyor, yol, su, elektrik getirmesi için devleti topa tutuyorduk.

*

Sonra, bir kısmı işçi oldu bir kısmı da bisiklet tekerleğini keşfetti. Üç tekerlekli el arabalarında meyve, sebze sattılar. Yavaş yavaş küçük evleri de uzayıp genişlemeye başladı. Birçok gecekondu sahibi, evinin üstüne her yıl bir kat çıkmaya başladı. Bu katları kente yeni göçen köylülerine kiraya verdiler. Özellikle seçim zamanları, kentler inşaat patlaması yaşıyordu. Gecekondusunun üstüne yeni kat çıkanlar, artık müteahhit sayılırlardı. Bunlardan birçoğu komşu gecekondu sahipleriyle kat karşılığı anlaşıp sekiz on katlı yeni apartmanlar dikti. Hatta bu tip bir apartmanda ben de kiracı olarak oturdum. Bir ara işsiz kalıp kirayı geciktirince, köylü ev sahibim kapıma dört adet köylüsüyle dayanıp beni ve eşyalarımı merdivenlerden atacağını söyledi. Böylece köylülerin dövme işinde de imeceyle davrandıklarını öğrendim. Yanlarına köylerinden veya aşiretlerinden hısım ve akrabalarını almadan kavga etmiyorlardı. Hele bir gün bir Karadenizli'yi dövmek gafletinde bulundum. Sonra da 5 Laz akrabasından muhteşem bir dayak yedim. Bu arada işçilerin gecekonduların ve ezilen köylülerin haklarını korumak için solcu partiler kuruldu. Ama canım köylü kardeşim, siz onları bir güzel dövdünüz. Hatta, bir kısmını telef ederek Moskof'a karşı vatanımızı ve dinimizi korudunuz.
Atamızın tahmini giderek doğru çıkmıştı. Sabancı gibi en büyük holdinglerimizin çoğunun sahibi, lüks apartmanlarımızın sahip ve müteahhitleri, milletvekili ve bakanlarımızın çoğu artık köylüydü. Hatta Cumhurbaşkanımız bile köylüydü. Kısacası, köylü gerçekten efendimiz olmuştu. Şehirde yaşayan daha fakir köylülerimizin ise arabaları, televizyonları, videoları ve cep telefonları vardı. Artık kahvede otururken öbür kahvedeki hemşerisiyle Fener-Galatasaray muhabbeti yapabiliyordu. Kadınları da bitişik dairedeki memleketlisine yeni aldığı müzik setini anlatıyordu.

*

Sonunda kentlerde köylülüğün yan etkileri görülmeye başlandı. Önce, o sırım gibi dimdik köylü kadınları şişmanlayıp un çuvalına döndüler. Oturmaktan memeleri dizlerine sarktı, kalçaları tandır kümbeti kadar büyüdü. Bilezikleri dar geldiği için etlerine gömüldü. İnanmazsanız televizyona bir göz atın. Her olayda bir sürü şişman köylü kadını var.
Sokak çocuğu sayısında ve tiner satışlarında da patlama oldu.
Kentlerin cinsel hayatı tele-kızlar, travestiler gibi çeşitlilik ve zenginlik kazandı. Geçenlerde Tempo dergisinde okudum. Yine köy kökenli bir travesti anlatıyordu:
"Tanıdığım bir simitçi vardı. Bizim para kazandığımızı görünce bıyıklarını kesip bir peruk edindi. O da araba yollarına çıkıp müşteri beklemeye başladı. Köydeki karısına altın bilezikler, çocuklarına yeni elbiseler gönderdi. Şimdi, memleketinde iki apartmanı varmış diye duydum."
Ama köylülüğün yan etkileri bazen bu kadar az hasarlı olmuyor. Yazları her gün 20-30 köylümüz yüzmeyi bir türlü öğrenemediği için boğuluyor. Kente gelip şoför olanlar, her yıl 5 bin kişinin ölümüne neden oluyor.
İster müteahhitin, ister sahibinin olsun köylü kurnazlığıyla yaptıkları binaların onbinlercesi depremde kağıt gibi yırtılıp çöküyor. Devlet de köylüleştiği için sağmal ineğini bırakıp yardıma koşamıyor. Artık namus, mafya, alacak, siyaset, hakaret, aşiret cinayetlerini saymıyorum.
Kısacası, köylülerimiz ölmeden duramıyor.
Ama bu arada Kelaynak kuşları gibi sayıları azalmış kentliler de okkanın altına gidiyor. Ey canım Atam, "Köylü efendimizdir" dedikten sonra niye "Efendi olan kent soylu kuluna acımalıdır!.." demedin!..
Gelen her felaket için "Allah'tan!.." diyorlar. Ama her felaketin kent yaşamını inkár eden köylülükten geldiğini biliyorlar. Fakat bunca acıya rağmen köylülükten vazgeçmeye de asla niyetleri yok. Çünkü, kısa zamanda edinilmiş bu zenginliğin ve bu avantanın kent soylulukla mümkün olamayacağını çok iyi biliyorlar.

*

Ey benim canım ciğerim, kara gözlü, kara bahtlı, kent köylü kardeşim efendim.
Bunca olandan ve daha da olacaklardan sonra çok istememe rağmen sana bir türlü kızamıyorum. Hani sizin oraların bir uzun havası vardır;
"Deli poyraz yeli gibi esmedim
Kaderime küstüm, sana küsmedim" der.
Sana küsmedim ama çok kırıldım. Ama, hoparlörle "Batatiiz... Domatiiz!.." diye kulak zarımın ırzına geçtiğinden, havalara silah sıkıp veya direksiyonda uyuyup can aldığından değil... Şehirleri kondu apartmanlarla rezil edip deprem sonrası da harabeye çevirdiğinden hiç değil...
Sadece onca yıldır beklememe rağmen beraberce türkü söyleyemediğimiz için kırıldım.
Ben İstanbullu, bozlak söyleyip bağlamayla Sıvas halayını çalarken sen, "Movi movi mosmovi... Yıkılmadım ayaktayım, dertlerimle başbaşayım... Seni de Allah yarattı, beni de Allah yarattı... Sana gülen kör talih beni niye hep ağlattı" gibisinden Arapçadan döndürme, işkembeden kaydırma şarkılar ünülüyorsun.
Onca para pul kazandık ama sonunda ikimiz de dedemizden kalan müziğimizi kaybettik galiba... Kentli köylüleşti ama senin ne-leştiğini anlayamadım gitti!..
Bundan sonraki ilk depremde, ilk trafik kazasında, ilk tüp patlamasında, ilk soba zehirlenmesinde veya ilk şehit cenazesinde görüşüp ağlaşmak üzere hoşça kal.
Zeytin karası gözlerinden öperim.

08 Ocak 2009

PATATES TARLASI

Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı. Patates ekimi için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir i şti.
Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi, fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve müşkülatını izah etti.

Sevgili David,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden, kendimi çok kötü hissediyorum.
Bahçeyi kazmak için oldukça ya şlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti.

Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler
Baban


Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler
David


Ertesi gün sabaha karşı saat 04:00' de FBI ve yerel polis ç ıka geldi ve tüm sahayı kazdılar, lakin hiç bir cesede rastlamadılar.
Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.

Ayni gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

Babacığım,
Simdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler
David




BİR GÜÇLÜKLE KARŞILAŞTIĞINIZDA

KENDİNİZE BİR KAÇIŞ YOLU DEĞİL,

BİR ÇIKIŞ YOLU ARAYIN.

D. L. Weatherford

Bugün eskisinden daha zenginim, diyor Wilkins, para ve malla degil duygularimla daha zenginim.
Anladim ki, sizi etkileyen seyleri degistirmeyi her zaman basaramazsiniz.
Ama onlarin sizin üzerinizdeki etkisini degistirebilirsiniz.
Bunu basardiginiz anda gerçek zenginligi ve mutlulugu yakalamissiniz demektir.
Richard Wilkins Ingiltere'de piyasaya çikan 'Mental Tonic' (Zihin Açici) adli kitabinda yasam felsefesinden süzdügü ilkeleri siraliyor.
Iste onlardan birkaçi:
* Gerçek degisim kimi eski seyleri farkli görmeye baslamaktir.
* Pencerenizin cami kirliyse disari çikip manzarayi parlatmaniz bosunadir.
* Eger siz kendinizi sevmiyorsaniz baskasi neden sevsin.
* Ana babaniz dogumunuzdan sorumludur, yasaminizdan degil.
* Eger kendinize yön ariyorsaniz yolunu kaybetmis birine sormayin.
* Dostluk, ayri olduklari zaman insanlari birlikte tutar.
* Fedakarlik çiçegin köküdür.
* Geçmisi bir kitap gibi kullanin, eviniz gibi degil.
* Birçok insan hayatinin büyük bölümünü oldugundan farkli görünebilmek için heba eder.
* Ilerlemenizin önündeki en büyük engel kendinize güvensizliginizdir.
* Aci, mutluluga göre daha çok sarki bestelemistir.
* Her davranisinda baskalarinin onayini arayan kimseler hayatin birçok güzelligini iskalar.
* Satihta hazine bulamazsiniz.
* Kahkaha ruhun dansidir.
* Mucize, enerjinizi korkularinizi degil rüyalariniza verdiginiz zaman baslar.
* Karsisinizdakini dinliyor musunuz, yoksa konusmak için sira mi bekliyorsunuz?
* Ikiyüzlülük sadece sahibi tarafindan görülemez.
* Hayatinizi bir para kazanma denemesi olarak kullanmayin.
* Cennete gitmenin iki yolu vardir 1) Gerçekten öldügünüz zaman 2) Gerçekten yasadiginiz zaman
* Gerçek zenginlik vaktinizi insanlara vermektir, para karsiligi satmak degil.
* Müzigi notalarin arasindaki sessizlik yaratir.
* Mutluluk makineye benzer. Ne kadar basit olursa o kadar az bozulur.

BAŞARI



4 yaşında başarı ..........pantolonuna işememektir.
12 yaşında başarı..........arkadaş bulabilmektir.
16 yaşında başarı..........araba kullanabilmektir.
20 yaşında başarı..........seks yapabilmektir.
35 yaşında başarı .........para kazanabilmektir.
50 yaşında başarı ........ daha da çok para kazanabilmektir.
60 yaşında başarı .........seks yapabilmektir.
70 yaşında başarı .........araba kullanabilmektir.
75 yaşında başarı .........arkadaş bulabilmektir.
80 yaşında başarı .........pantolonuna işememektir.

*Biz buna ÇAN EĞRİSİ diyoruz!!...

DOĞRU ERKEK:

Kadının biri kumsalda yürürken ayağı eski bir lambaya takılmış, kadın lambayı kumların içinden çıkarmış, ovalamış.
Lambadan cin çıkmış ve,
-'Sadece bir dilek hakkın var, iyi düşün, öyle dile' demiş.

Kadın hiç tereddüt etmeden, cebinden bir harita çıkararak:
'Bütün dünyada zulmün, savaşın, açlığın bitmesini istiyorum. Bu haritadaki ülkeleri görüyor musun? Bu ülkelerin birbiriyle savaşmayı bırakmasını, her yere barışın

gelmesini diliyorum' deyivermiş.

Cin haritaya bakmış ve dehşetle;
Allah aşkına Kadın!? Bu ülkeler binlerce yıldır savaşıyorlar. Tamam, işimde iyiyim ama o kadar da değil! Bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Başka bir dilekte bulun? diye bağırmış.

Kadın birkaç dakika düşünmüş ve
'Hayatım boyunca doğru bir erkek bulama dım. Bilirsin; hem ince düşünceli, hem dürüst, hem karizmatik, hem eğlenceli biri, sevecen, ilgili ve ömür boyu sadık olacak bir erkek diliyorum' demiş.

Cin derin derin bir iç çekmiş:

-Uzat şu kahrolası haritayı!!!...
BİR DÜŞÜNÜR;

Kadınların hayatının 4 ana döneme ayrıldığını ortaya koymuş:

1) Herşeye ağzı açık ayran budalası olarak baktıkları,

söylenen her güzel lafa kolay kandıkları 17 - 25 yaş arasındaki
KAZ Dönemi.

2) Güzelliklerinin farkına vardıkları, o yüzden hep

kapris üstüne kapris yaptıkları 25 - 35 yaş arasındaki
NAZ Dönemi.

3) Hayatı (erkekleri) tanıyıp gözlerinin açıldığı

35 - 45 yaş arasındaki
KURNAZ Dönemi.

4) Mihrabın yıkıldığı, herşeyin bittiği 45 yaş sonrası

ENKAZ Dönemi

Erkeklerin hayatıda 4 ana döneme ayrılir...


1. 17-30 yas arasi: KAZ Dönemi.

2. 30-40 yas arasi: KAZ Dönemi.

3. 40-60 yas arasi: KAZ Dönemi

4. 60 ve sonrasi : 'ENKAZ yada ENNN KAZ' Dönemi

PROF DR ERKAN TOPUZ' UN TELEVİZYONDA YAPTIĞI AÇIKLAMALAR

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ONKOLOJİ ENSTİTÜSÜ BAŞKANI PROF DR ERKAN TOPUZ
UN TELEVİZYONDA YAPTIĞI AÇIKLAMALAR

1. GÜNDE EN AZ 6-7 SAAT KARANLIK ODADA UYUMAK GEREKİR.

2. HAFTADA EN AZ 6 GÜN ERKEN YAT ERKEN KALK

3. ELEKTRONİK ARAÇLARDAN UZAK DUR KULANMADIĞINIZ ZAMAN AÇIK VE
YANINIZDA TUTMAYINIZ.

4. BİLGİSAYARINI AÇIK TUTMA
5. TELEFONDA KISA KONUŞ
6. CEP TELEFONU İLE KONUŞMAN 30 SANİYEYİ GEÇMESİN

7. ŞAMPUANLAR VE DUŞ JELLERİ KANSEROJEN. VÜCUDUNUZU SABUNLA TEMİZLEYİN
VE BOL BOL DURULANIN

8. ZAMAN ZAMAN YALIN AYAK TOPRAKTA YÜRÜYÜN

9. GİYDİĞİNİZ TERLİĞİN LASTİK- PLASTİK OLMAMASINA DİKKAT EDİN
10. GECE UYURKEN ODADAKİ TELEVİZYONU BİLGİSAYARI VS FİŞTEN ÇEKİN VEYA
ANA DÜĞMESİNDEN KAPATIN

11. CEP TELEFONUNUZU GECE UYURKEN YATTIGINIZ ODADA BULUNDURMAYIN

12. HAFTADA 4 KEZ BALIK YE VE BALIK ÇORBASI İÇ BALIĞIN KILÇIĞI KANSER
ÖNLEYİCİDİR. MÜMKÜNSE BALIĞI KILÇIĞI İLE YE

13. ZERDAÇAL (KÖRİ) Yİ BOL BOL KULLAN SALATALARINA EK, ÇORBANA KÖFTENE KOY VS

14. GÜNDE İKİ BARFDAK DOMATES SUYU İÇ
15. KEPEK EKMEĞİ VE EKMEĞİN KABUĞUNU YE BELEDİYE EKMEĞİ GENÇLER İÇİN İYİ

16. TUZ KULANMAK İSTİYORSAN KAYA TUZU KULLAN
17. ZEYTİNYAĞI FAYDALI SABAH KAHVALTISINDA BİR ÇORBA KAŞIĞI
ZEYTİNYAĞININ İÇİNE KEKİK, NANE, KÖRİ, KOYUP YE

18. ESMER PİRİNÇ TÜKET

19. ZEYTİN ÇOK YARARLI BOL BOL TÜKET
20. YAĞSIZ PEYNİR VE KEÇİ PEYNİRİ YE
21. HAFTADA EN ÇOK İKİ KEZ KIRMIZI ET YE
22. ÇAY ÖNERİSİ-YEŞİL ÇAY+BÖĞÜRTLEN+ISIRGAN+LİMON KABUĞU NU KARIŞTIR
KAYNAT GÜNDE İKİ KUPA İÇ DİKKAT BUNU İLAÇ ALMAYAN İNSANLAR İÇEBİLİR...

23. EĞER HİÇ BİR İLAÇ İÇMİYORSANIZ VEYA İLAÇTAN 6 SAAT SONRA BİR SU
BARDAĞI GREYFURT SUYU İÇİN

24. BİTKİSEL OTLARI ALIRKEN İNTERNETTEN ALIŞVERİŞ YAPAYIN-TARIM
BAKANLIĞI ONAYI OLANLARI ECZANELERDEN ALIN

25. SENTETİK YASTIK YORGAN KULLANMAYIN PAMUIK YORGAN YASTIK DAHA SAĞLIKLI

26. ÖZELLİKLE BEYAZ İÇ ÇAMAŞIRLARINIZI KAYNATMADAN GİYMEYİN ÇÜNKÜ
BEYAZLATICI MADDE KANSEROJEN BİR MADDEDİR

27. MUTFAKTA TEFLON BULUNDURMAYIN CAM-ÇELİK-PORSELEN KAPLARDA PİŞİRİN

28. SENTETİK MALZEME İÇEREN HALI KULANMAYIN
29. AYAKKABI İLE EVDE DOLAŞMAYIN
30. ORGANIK ÜRÜNLER TÜKETİN EN AZINDA SEBZE MEYVEYİ MEVSİMİNDE TÜKETİN
31. FASTFOOD KANSEROJENDİR
32. ACI BİBER KANSERE ÇAREDİR
33. HAFTADA EN AZ BİR KÖY YUMURTASI TÜKETİN VE ÖZELLİKLEDE BEYAZINI
DAHA ÇOK TÜKETİN

34. ELMA SİRKESİ MERTABOLİZMAYI HIZLANDIRIR GÜNDE BİR TATLI KAŞIĞI
İÇİN( kadınlarda kemik erimesine sebep oluyor. dikkat edin)

35. HER SABAH AÇ KARINA BARDAK ILIK SU TÜKETİN
36. KURU ERİK, BÖĞÜRTLEN, ÇİLEK TÜKETİN
37. HAVUZLARDA KULLANILAN KLOR KANSEROJENDİR EĞER GİRERSENİZ DE HEMEN DUŞ ALIN
38. İÇME SUYU-İSTANBULDA ŞU ANDA BELEDİYENİN SUYU İÇİLEBİLİR EĞER
SATIN ALIYORSANIZ 3 AYDA BİR MARKASINI DEĞİŞTİRİN
39. KIZARTMA YEMEYİN HAŞLAMA BUĞULAMA YENMELİDİR
40. MİKRO DALGADA FAZLA ISITMA
41. YANMIŞ YİYECEKLER KANSEROJENDİR
42. DİŞ FIRÇALARKEN KURU FIRÇAYA MACUNU KOY FIRÇALA SONRA DURULA
43. KURU TEMİZLEME KANSEROJENDİR
44. DOMATES ORGANİKSE VEYA MEVSİMİNDE KANSER ÖNLEYİCİDİR
45. ELMAYI KABUĞU İLE YE
46. SEBZEYİ MEYVEYİ ÖNCE ELMA SİRKELİ SUDA 20 DAKİKA BEKLET SONRA
DURULA YE VEYA KULLAN
47. BROKOLİ, KARNIBAHAR, ISPANAK, LAHANA. KIRMIZI TURP, KARA TURP,
HAVUÇ, MAYDANOZ, REZENE, TERE TÜKET
48. EN YEŞİL, EN KIRMIZI, EN SARI OLAN YİYECEKLERİ YE
49. YEŞİL ÇAYI GÜNDÜZ TÜKET
50. KARA ÜZÜM, KARADUT, BÖGÜRTLEN ŞURUBU, ANANAS TÜKET
51. ÇİN ÜRETİMİ HİÇ BİR ŞEY KULLANMA ŞU ANDA MADE İN CHİNA YERİNE
PRC (PEOPLE REPUBLİC OF CHİNA) YAZIYORLAR DİKKATLI OL.
52. SÜT YERİNE AYRAN VE YOĞURT TÜKET ÇÜNKÜ SÜTE HAYVANIN GÜBRELİ
YEDİĞİ OTLARIN KALINTILARI KARIŞABİLİYOR
53. FINDIK, FISTIK, CEVİZ KABUKLU AL KIR ÖYLE GÜNLÜK BİRAZ TÜKET
54. MEVSİMİNDE ÇEKİRDEKLİ KARPUZ ÇOK FAYDALI
55. ŞARABA BÖCEK İLACI KARIŞIYOR O NEDENLE KANSEROJEN, BİRA KOLON
KANSERİNİ ARTIRIYOR, BUNLAR YERİNE KARA ÜZÜM YE
56. MEYVE SUYU YERİNE TAZE MEYVE TÜKET MEYVE SUYU ŞİŞMANLATIYOR
57. HAREKETLİ HAYATI TERCİH ET
58. OKSİJENLİ ORTAMDA GÜNDE EN AZ YARIM SAAT 45 DAKİKA YÜRÜ
59. SİGARA İÇİYORSANIZ YÜZDE 85 VEYA 90 AKCİGER KANSERİ OLACAKSINIZ
VE KALP KRİZİ GEÇİRECEKSİNİZ DEMEKTİR. SIGARAYI BIRAKINCA VÜCÜT 10
YILDA YENİLENEBİLİYOR. HEMEN SİGARAYI BIRAKIN. BIRAKINCA KIRMIZI OLAN
ÜRÜNLERİ TÜKETİN MEYAN KÖKÜ VE KARA MEŞENİN KABUĞUNU EZİP TOZ OLARAK
ALIN BU VÜCÜDUN DAHA KOLAY TEMİZLENMESİNİ SAĞLIYOR . 2015 YILINDA 9
MİLYON KİŞİ AKCİĞER KANSERİ OLACAK. YİRMİ SANİYEDE BİR KİŞİ AKCİĞER
KANSERİ OLUYOR.
60. AKCİGER KANSERİ BELİRTİLERİ OMUZ AĞRILARI, YÜKSEK ATEŞ, ÖKSÜRÜK
VE KANLI BALGAMDAN ANLAŞILIR.
61. STRESTEN UZAK DURUN KANSERİ TETİKLİYOR: YOĞA, MEDİTASYON, NAMAZ
STRESE IYI GELİYOR
62. TANRIYA INAN, DOKTORA INAN, AİLE SEVGİSİNE BAĞLILIK GÖSTER Kİ
STRESİN ETKİLERİNİ MEN ET
63. ÜZÜM ÇEKİRDEĞİ VE KETEN TOHUMU GÜNDE BİR TATLI KAŞIĞI TÜKET
64. GÜNDE BİR SU BARDAĞI AKŞAMLARI KEFİR TÜKET GÜNDE BİR KEZ BÜYÜK
APDESTE ÇIKILMASI GEREKİR EĞER OLMUYORSA İLERDE KOLON KANSERİ OLMA
OLASILIĞI YÜKSEKTİR. BUNA DİKKAT ET
65. MENAPOZDAKİ KADINLARIN VÜCUDUNDA ÖDEM OLUR BUNU ATMAK İÇİN
KİRAZIN SAPI+MISIR PÜSKÜLÜ+MAYDONEZ SAPI KÖKÜ+DEFNE YAPRAĞINI 5 DAKİKA
SICAK SUDA BEKLET İÇ GÜNDE EN ÇOK İKİ KUPA OLARAK BU BİRİKEN ÖDEMİ
ATIYOR
66. BEYAZ UN BEYAZ ŞEKER VE TUZDAN UZAK DUR
67.HALSİZ HİSSEDİYORSANIZ GÜNDE BİRER ADET B VE C VİTAMİNİ AL
68. KANSER HASTALARI DOKTORUNA DANIŞMADAN HİÇ BİR BİTKİSEL OT
KULLANMAMALIDIR. İLAÇ İÇİYORSA ASLA OT KULANMAMALIDIR.
69. BÜTÜN PETROL ÜRÜNLERİ KANSEROJEN. ŞEYTANIN DIŞKISI
OLARAKADLANDIRILIYOR. KULANDIĞINIZ HER ŞEYİN PETROL ÜRÜNÜNDEN YAPILIP
YAPILMADIĞINI SORGULAYIN
70. ONUR İÇİN-SAÇ DÖKÜLMESİNE KARŞI 1 FİNCAN ZEYTİNYAĞI+YARIM FİNCAN
SUSAM YAĞI+ 1 YEMEK KAŞIĞI DEFNE YAĞI NI KARIŞTIR SAÇ DİPLERİNE SÜR
İYİCE OV, STREÇ BAŞLIK TAK, YARIM SAAT SONRA YIKA BUNU 3 GÜNDE BİR
YAP.

TESETTÜRE UYGUN TIP FAKÜLTESİ

- Sevgili yavrularım. Cezm-i Âlem Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne hoş geldiniz. Burada size ilm-i tababetin ve kâinatın sırlarını öğreteceğiz. Özellikle kızlarımız için söylüyorum; tıbbiyede çekinmek olmaz. Dileyen başına hiç çekinmeden türban takabilir. Şimdi, bu bir erkek kadavrası oluyor. Paltonun üzerinden kolayca görülebileceği gibi, akciğerler şu bölgede bulunuyor.

Mide ise nah şu düğmenin altında.

Bu yamanın olduğu yerin tam altında ise karaciğer bulunuyor. Fakat bizim konumuz bu değil; bugün idrar yolları ile ilgili bir çalışma yapacağız..

- Avvvv, avvvv …

- Hemen celallenmeyin. İdrar yoları ile ilgili çalışma yapacağız dediysek, adamı soyup şeyi üzerinde çalışacağız demedik.

Şimdi nazarî olarak meseleyi ele alırsak, şu burunu 'şey' farz edelim …

- Pipisi.

- Sana sormadık fahişe kılıklı şey! Erkeklerin yanında müsaade almadan konuşmayı sana kim öğretti?

- Ama hocam …

- Sus, sus! Hocalar götürsün seni. Madem konuşacaktın, niye geldin bizim okula? ODTÜ'ye git, İTÜ'ye git.

Ne diyorduk? Burnu pipisi farz ediyorduk, değil mi? Şu burun deliklerinin yer aldığı şişlik kısımları da ne oluyor o hâlde?

- Taşşş*k …

- Kahpe! Sana soran oldu mu? Git şu köşede elli kere gül suyu diye bağır.

Şimdi ameliyata geçebiliriz. Hastanın başı kesinlikle kıbleye dönük olmalı.

- Ama oksijen maskesi ve yaşam destek cihazı diğer tarafta kalıyor.

- Sen gülsuyu demeye devam et.

Şimdi burnu hastanın dolmakalemi farz ediyorduk, burun deliklerini de hastanın şeyleri, değil mi?

- Benim kafam iyice karıştı hocam.

- O zaman benden günah gitti. Kızlar arkanızı dönün. Hastanın şeyini şey edecez.

- Biz de bakalım hocam. Bir şey öğrenemiyicez yoksa.

- Öğrenip de naapacaksınız karılar? Sizi fahri doktor yapıcaz zaten. Doktor olup da hastanın orasına burasına bakmak bir ehli namus kadınına yakışır mı? Zinaya girer vallah. Ölü de olsa göz zinasına girer. Doktor falan dinlemem. Mesela ben karıma erkek şeyi seyrettirmem kardeşim. Ya adamınki, af buyuuurun, eşek şeyi kadarsa? Sonra mukayese … Filan … Günah işte ulan! …

- Kadınlar kime gösterecek peki hocam?

- Kadınlar kadın doktora gösterebilir ancak.

- Ya doktor lezbiyense?

- Sen sus zilli! Ne dedi bu?

- Yani sevicilik hocam. Yani kadın kadına … Duymadınız mı hiç?

- Bunları öğrenmek iş değil. Bizim işimiz millî şeylerin ışığında vatanına, dinine, imanına faydalı tabip yetiştirmek.

- Ama hocam, Hipokrat yemini edicez sonuçta. Bakmazsak olmaz.

- Kim demiş? Hipokrat kim oluyor yahu? Allah'ın yemini dururken Hipokrat'ın yemini kaç para eder? Bak, ben size bir yemin metni hazırladım bile. Bundan kelli böyle yemin edeceksiniz.

'Karşı cinsten olan hastalarıma el sürersem;
'Yanında eri olmayan hastalarıma derece sokarsam;
'Allah beni çarpsın, ağzımı burnumu ters döndürsün, zürriyetimi kurutsun.'

- Peki, ya kaba etine iğne yapmak lazım gelirse?

- İğne olmaz. Hastayı uyutmak istiyorsanız benim çoraplarımı koklatın.

- Peki, açık kalp ameliyatında ne yapacağız?

- Haa, şimdi bakınız, kalp ameliyatları uzun sürer. Sabah namazı ile öğle namazı arasında bismillah denilip hastanın içine girilir. Sonra ne yapılır?

- Kalbe inilir.

- Hayır, kâfir! Öğle namazına gidilir. İkindiden sonra ameliyata girilir. Yatsıya kadar hasta iyileşmezse 'Allah verdi, Allah aldı,' denilir.

Eveeet, şimdi gelelim bu kadavra üzerindeki tetkiklerimize. Kadavranın donu var, değil mi?

- Evet hocam.

- Bakalım … Aman yarabbi, bu don da ne böyle? Üzerinde dil resmi var. Kenarında da çıngırak.

- Bu donlar yeni moda hocam.

- Çabuk çıkartın şu donu. Kızlar türbanlarınızı ters çevirin. Rezalet bu, rezalet! Ahhh … Ahhh kalbim …

- Hocam! Hocam kendinize geliniz. Hoca hastalandı, çabuk tedavi edelim.

- Çekilin yanımdan! Dokunmayın bana! Ben canımı sokakta bulmadım. Elini süreni yakarım. Houston'a gidip ameliyat olmam lazım. Beni De Bakey'e emanet ediniz.

Gani Müjde

Kadın, kocası ve adamın annesi

Genç bir kadın, aylardır şantiyede olan kocasına aşağıdaki satırları yazar:

'Sevgilim,
Biliyorsun, sen şantiyedeyken nur topu gibi bir bebeğimiz oldu. Sütüm yetmediği için, yavrumuzu besleyebilmek amacıyla bir sütanne tuttum. Yalnız, bu sütannenin zenci olmasından dolayı çocuğumuz, emdiği sütün etkisiyle zaman içinde zenciye dönüştü. Haberin olsun dedim.
Bu konuda benim bir suçum olduğunu düşünmezsin umarım. Öptüm, Biricik eşin

Kadının kocası da bunun üzerine annesine bir mektup yazar:
'Sevgili anneciğim,
Karım bana gönderdiği son mektupta, sütü yetersiz olduğu için bir sütanne tuıtmak zorunda kaldığını, o sütannenin zenci olduğunu ve bu yüzden bebeğimizin renginin de zamanla koyulaştığını yazıyor. Bundan eşimi sorumlu tutamayız, tabii ki . Selam ve sevgilerimle

Annesi ise oğluna şöyle bir cevap yazar:

Sevgili oğlum,
Aslına bakarsan, sen doğduğunda benim sütüm de yetersiz kalmıştı. Ama biz fakir olduğumuzdan dolayı, sütanne tutamayıp onun yerine seni inek sütüyle beslemek zorunda kalmıştık. Bu durumda takdir edersin ki, senin safkan bir öküz olmanın sorumlusu ben değilim. Seni seven annen'

GÜNÜN SÖZÜ:

GÜNÜN SÖZÜ

Hırsız

Hırsız, gecenin yarısında bir eve girer.
Karanlık koridorda,yaktığı küçük el fenerinin
ışığında ilerlerken bir ses duyar,

-İsa seni izliyor!

Şaşkınlık ve korkuyla etrafına bakınan hırsız,
bir yandan da evdeki değerli şeyleri aramaya devam
eder.

Tekrar aynı sesi duyar:
-İsa seni izliyor!

Bu kez hırsız elindeki feneri çevrede gezdirmeye
başlar ve bir papağan görür.

-Bunu sen mi söyledin? diye papağana sorar.

Papağan:
-Evet, yalnızca seni uyarmak için, der.

Hırsız:
-Ne! Beni uyarmak mı! Kimsin sen? Adın ne senin?

Papağan:
-Musa, diye cevap verir.

-Musa? der hırsız, hangi salak bir papağana
Musa adını koyar ki!?

papağan cevap verir:
-Bilmiyorum. Tahminimce arkanda duran Dobermana
'İsa' adını veren salak olabilir!
Kriz yüzünden işten çıkarılan bir akademisyen ile bir gazeteci yurt
dışına çıkmışlar. Bir süre yiyip-içip eğlenmişler.
Doğal olarak paraları çabucak tükenmiş. İş aramışlar ve bir çitlikte
hayvan pisliklerini ahırdan kürekle kazıyıp çöp römorkuna atma işi
bulmuşlar. Bir süre çalışmışlar, başarılı olmuşlar, çiftlik kahyası da
onları sevmiş ve hallerine acıyarak
"Size daha kolay bir iş vereceğim" diyerek onları yumurta paketleme
işinde görevlendirmiş.
"Bunların irilerini ve iyilerini bu taraftaki kutulara, küçük ve
kötülerini bu taraftaki kutuya koyacaksınız" demiş.
Fakat bizimkiler çok yavaş çıkmışlar, "Bu iyidir, değildir, küçüktür,
büyüktür" tartışmaları ile işleri aksatmışlar.
Onları gözleyen kahya yanlarına gelmiş, "Siz Türkiye'de ne iş
yapıyordunuz?" diye sormuş.
Bizimkiler "Gazeteci" ve "Akademisyen" diye cevaplamışlar.
Kahya, "Belli belli, sizin Türk aydını olduğunuz belli" demiş.
"Çok iyi bok atıyorsunuz ama iyi ve kötüyü ayırt etmeyi bir türlü
beceremiyorsunuz!.."

07 Ocak 2009

ölümü gör

İletmezsen Ölümü Gör :)))

Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığı öğrendiğim kolayı içemez oldum.

Aids virüsü taşıyan iğneler kıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.

Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım.

Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.

İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye hiçbir kutu içeceği içmiyorum.

Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar,organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde
uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.

Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.

Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.

Tuz Gölü'ne Konya'nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız.

Msn paralı olacak;Adam yeşerecek mi,sararacak mı beklemekten de gına geldi.

Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi.

Bir maili forward etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da
kaybettim.

Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum.

Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin
biraz daha bozulduğunu farkettim.

Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen;
'lütfen okuyunuz', 'çok önemli', 'aman virüse dikkat', 'bilmem kim para dağıtıyor', 'en az beş kişiye yolla', 'inanmadım ama doğruymuş', 'kişiliğini test et', 'tıkla para yolla, tıkla yardım et', 'bilmemkim seni gözetliyor', 'bilmem kime mail at, haddini bildir', 'onu yeme bunu ye' şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev'i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber 'kafayı çizme'ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.

ŞİMDİ: Eğer bu maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermezsen;
Bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana siçacak ve hayatı sana dar edecektir.


Bir Dost...

02 Ocak 2009

Metrodaki kemancı...


Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder..

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba
Sabah kahvaltıda kadın; ' Eminim, sen bugünün ne olduğunuhatırlamıyorsun bile' dedi..
'Tabii, hatırlıyorum' dedi adam... Çıktı, gitti.
Öğleye doğru kapı çalındı.. Çiçekçi çocuk harika bir kırmızı gülbuketi bıraktı...
Az sonra kapı tekrar çalındı, bu defa kösedeki pastanenin çırağıydı gelen...
Kocaman bir çikolata kutusu bıraktı gitti.
Öğleden sonra gelen kutudan da, olağanüstü güzel bir elbise çıktı…
Kadın kocasının dönmesini zor bekledi ve daha kapıda boynuna sarıldı…
'Önce çiçekler, sonra çikolata, ve sonra da elbise… Bu hayatımdaki en güzel Cumhuriyet Bayramı...'
Adam: ' .........Hadi beeeeee.'

31 Aralık 2008

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama

Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!


Can Yücel

26 Aralık 2008

Hala sizinleyse!!!

1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz.

2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti. Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz.

3 yasınızdayken
size özenle yemekler hazırladı. Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz.

4 yaşınızdayken elinize rengârenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz.
5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz.

6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda 'GITMIYCEEEEEEEM' diye ağlayarak teşekkür ettiniz.

7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz.

9 yaşınızdayken size dualar öğretti, siz her seferinde unutarak teşekkür ettiniz.

11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü 'Sen bizimle oturma' diyerek teşekkür ettiniz.

12 yaşınızday ken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz.

19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı, sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı.

Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz.

21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi. 'Ben senin gibi olmayacağım' diyerek teşekkür ettiniz.

22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz.

25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı, sizin için h em mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz.

30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. 'Artik bu ilkel yöntemleri bırak' diyerek teşekkür ettiniz.

40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı. 'Anne işim başımdan aşkın' diyerek teşekkür ettiniz.

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu.
Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz.

Derken bir gün..... o öldü.
O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi duştu....

VE BİR HİKAYE:

'Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı. Uyku sersemi adam telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti.
Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti?
Annesi 'nasılsın oğlum iyi misin?' diye sordu.
Oğlu şaşkın bir ifadeyle 'iyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi
misiniz?' dedi.
Annesi 'biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim' dedi.
Oğlu da 'anne bunun için mi aradın saat sabahın üçbuçuğu yarında
konuşabilirdik' diyince annesi de 'rahatsız mı ettim oğlum?' dedi.


Oğlu 'evet anne rahatsız ettin' diyince annesi

'30 sene önce sen de beni bu
saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun'

EĞER HALA SİZİNLEYSE, ŞİMDİ ONU HER ZAMANKİNDEN DAHA COK SEVİN
Kadın yerine oturur ve davalının avukatı kadına yaklaşır...
> - Bayan Jones... Beni tanıyor musunuz? Yaşlı teyze cevap
> verir :
> - Ah evet Bay Williams sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum.Siz taa o
> zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız. Sürekli yalan
> söylüyorsunuz, karınızı komşunuzla aldatıyorsunuz, en yakınım
> dediğiniz insanların arkasından konuşuyorsunuz, 2 dolar fazla kazanmak
> için herkesi satarsınız...
> Davalının avukatı başta olmak üzere bütün salon şok olur.
> Adam ne yapacağını bilemez bir halde kadına tekrar sorar
> - Peki Bayan Williams, ya karşı tarafın avukatını tanıyor
> musunuz?
> Kadın yine cevaplar :
> - Elbette tanıyorum. Çocukluğunda ona dadılık yapmıştım..Tembel,
> ödlek ve alkolik adamın tekidir.. Etrafında bir tek dostu yoktur ve
> herkes onun hala geceleri altına kaçırdığını söylüyor.
> ..Yine herkes şokta.. Bütün salonu bir uğultu kaplar..
> Hakim kürsüye tak tak tak vurup herkesi susturur ve her iki
> tarafin avukatını da kürsüye çağırır ve ikisine de eğilmelerini
> söyleyerek kulaklarına şunu fısıldar...
> - Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız ikinizi
> de harcarım.......

kahve

Her kahve aynı tadı taşımaz... Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan ona gore degişir...

Sahilde oturduğun rüzgarlı bir sonbahar günü, en sevdiğin dostun ağlarken içtigin kahvenin tadı kederlidir.. . Kahve telvesine yüreginin acısı karışır.

Bir pazar öğle sonrası annenin 'hadi bir kahve yap da içelim' dediği kahve huzurludur.. . Köpükler annenin göz bebeklerine yansır... Dudağının kıyısında kalan küçük bir gülümsemedir.. .

Bir gece vakti zil zurna sarhoş birinin içtiği kahve düşülen kuyudan çıkma cabasıdır... Koyu kıvamlı kahverengi bir ipe tutunur çıkarsın ... çıktığın an uyuyakalırsın. .. ferahlıktır!!!

Dostlarla içilen kahve neşedir... Kahkahalar köpüklerin üzerinde yüzer...

Tek başına gece vakti balkonda içtiğin kahve yalnızlıktır... Acıdır tadı... Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardır...

Baban için yaptığın kahve sevgi doludur... çay bardağında, az şekerli...Kahve gibi görünmez sana... Ama sıcaktır dumanı tüter ve kokusu büyülüdür...

Beklemediğin bir anda sana uzatılan kahve baskadır... Isıtır insanın içini...

Yorgun olduğunda içtigin kahve hafifletir seni... Kendine getirir, unutturur günün ağırlığını...

Kahve aynı kahvedir belki... köpüğüyle, rengiyle, dumanıyla aynı kahvedir ama icilen kahveler ruhunun süzgecinden geçer ve tadlari degişir...
Her kahve aynı değildir bu yüzden...
Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren
sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle
pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile
birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden
gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi
ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi.
Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi.
Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü
çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen
parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı
kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir
kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın "Günaydın Anne,
Günaydın Baba" dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha
attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta
da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı
kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. "Günaydın Kocacığım" dedi. Kadın
bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık
gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara
bakıp "Günaydın Evlatlarım" dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp
"Sizleri, hepinizi çok özledim" dedi.


Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı
hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna
doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama "Bir
taksi istiyorum" dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman
merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu
merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir
biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı
inletiyordu. "Patlama be adam" dedi. Nihayet taksiye binebildi. "Teyze hoş
geldin" dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. "Nereye gidiyoruz?" Kadın kısa bir
sessizliğin sonunda "Tüm bir gün beni taşırmısın?" diye sordu. "Sana 500
lira veririm." Adam küçümser bir gülümseme ile, "Mal sahibi benden her
gün 500 lira istiyor teyze" dedi.



Kadın gülümsedi


"O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?"


"Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?"


"Anıtkabir'e"


"Anıtkabir'e mi?


"Evet"


"Tamam teyzeciğim"


"Yaş kaç teyzeciğim?"


"Seksen sekiz"


"Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim"


"Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum"


"Haklısın teyzecim"


Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför "Teyzeciğim geldik" dedi.
Dalgın görünen kadın "Evladım burada yardımına ihtiyacım var" dedi.
"Benimle gel" Adam şaşırmıştı. "Tabii teyze" dedi. Kuşkulu gözlerle "Bizi
buraya alırlar mı?" diye sordu.


O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden
ateş fışkırarak "Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?"
dedi


"Hayır"


"Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?"


"Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme"


"Ee o zaman"


"Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası
kapalı sanıyordum ben"


Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.


Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar.
Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde


"Nasıl çıkacaksın Teyze?" diye sordu.


"Her ay nasıl çıkıyorsam öyle"


"Her ay geliyormusun?"


"Evet"


Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır
ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan
kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet
mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle
kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru
ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken
kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. "Hayatım boyunca sana
verdiğim sözü tutmak için çalıştım" Ağır ağır geriye çekilen kadın
ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından
ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra "Hadi gidelim" dedi.


Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının
durumundan endişelenmeye başlamıştı. "Yoruldun mu Teyze" dedi.


Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra "Evet hem de çok yoruldum" diye
cevapladı.


"Nereye gidiyoruz?"


"Bankaya"


Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı
kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.


"Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?"


"Sor bakalım evladım"


"Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?"


"Uzun hikaye evladım"


"Olsun be teyze anlat ne olur"


"Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek
için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende "Adalet"
dedim. Bunun üzerine "Ne güzel ismin varmış" dedi. "Okulu bitirince ne
olacaksın" dedi bana. Hemşire dedim. Oda "Güzel meslek ama bence sen Hakim
ol ismine çok yakışır" dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını
çattı, "Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın"
dedi ."


"Sen ne dedin peki?"


"Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim."


"Peki olabildin mi Adalet Teyze?"


"Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim."


"Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze"


"Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre
değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara
daha anlayışlı davranabilirsin"


"Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin"


"Evet"


"Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?"


"Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım"


"Osman teyzeciğim"


"Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?"


"Tamam teyzeciğim"


Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin
geldiğini fark
edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. "Kim bilir neler
yaşamış, neler görmüştür" diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi.
Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.


"Hoş geldin Hakim Teyze"


"Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti."


"Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?"


"Yok aksine hoşuma gitti. Sağol"


"Nereye gidiyoruz?"


"Seyranbağlarına"


"Tabii"


"Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen"


"Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla"


"Ne iş yapardı amca?"


"Subaydı."


"Ne zaman vefat etti?"


"1952'de"


"Çok olmuş.Gençmiş"


"Kore savaşında şehit oldu."


"Allah rahmet eylesin Hakim teyze"


' Sağol'


"Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?"


"Sağa sap. İkinci binanın önünde dur."


"Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben"


"Yok bekle burada"


Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan
görünen
levhasına baktı. "Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu" yazısını okudu.
Anlam veremedi. "Bu kadın burada ne yapar ki?" diye düşündü.


Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı
kibar bir
hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın "Adalet Hanım
size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda
sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin" dedi.


Adalet hanım, buğulu gözlerle "İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende
onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın" dedi.



Araba hareket etti.


"Nereye Hakim Teyze?"


"Hemen iki sokak öteye"


Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park
etti. Bu
binada da "Ankara Seyranbağları Huzurevi" yazıyordu.


"Bekle beni"


"Tabii Hakim Teyze"


Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında
bir çok
yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra
oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan
yaşları fark etti.


"İyi misin Hakim Teyze"


"İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor"


"Nereye gidiyoruz?"


"Cebeci Asri Mezarlığına"


"Tamam"


"Teyze nerelisin sen?"


"Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra
Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara
kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük.
Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan."


"Sonra ne oldu?"


"Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü
tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli
eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca
evlendik.."


"Çocuğunuz var mı?"


"Bir kızım bir oğlum vardı."


"Neredeler şimdi?"


"Oğlum dışişlerinde çalışıyordu."


"Ne güzel"


"1978'de Fransa'da Ermeniler öldürdüler."


"Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun.. O da babası gibi şehit oldu yani"


"Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin."


"Amin. Ya kızın?"


"O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999'da depremde
hepsi vefat ettiler."


"Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma"


"Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol"


"Geldik Teyze"


"Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin."


"Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım."


"Yok beni alacaklar buradan"


"Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin
sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi
kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal
karşılığı yok zaten."


"Çocukların var mı?"


"İki tane ellerinden öperler." Taksinin güneşliğinden çocuklarının
resimlerini çıkarıp gösterdi.


"Adları nedir?"


"Kemal ve Ayşe"


"Oğlumun adı da Kemaldi."


Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..


"Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok
çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi
içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini
sevmelerini öğütle onlara."


Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar
yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır
içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük
dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü
bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar
verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.


Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti.
Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında
duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.. Siyaset
doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü
sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle
oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.


"Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin
Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu
belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna
ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını
çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme
yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın
mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor."


Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici
arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu
yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan
yağmur altında "Gökler bile sana ağlıyor" diyerek ağladığı...
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ONKOLOJİ ENSTİTÜSÜ BAŞKANI PROF DR .ERKAN TOPUZ TARAFINDAN DİLE GETİRİLEN YAPILACAK VE YAPILMAYACAKLAR LİSTESİ :

1.
GÜNDE EN AZ 6-7 SAAT KARANLIK ODADA UYUMAK GEREKİR.

2. HAFTADA EN AZ 6 GÜN ERKEN YAT ERKEN KALK

3. ELEKTRONİK ARAÇLARDAN UZAK DUR KULANMADIĞINIZ ZAMAN AÇIK VE YANINIZDA TUTMAYINIZ.

4. BİLGİSAYARINI AÇIK TUTMA

5. TELEFONDA KISA KONUŞ

6. CEP TELEFONU İLE KONUŞMAN 30 SANİYEYİ GEÇMESİN

7. ŞAMPUANLAR VE DUŞ JELLERİ KANSEROJEN. VÜCUDUNUZU SABUNLA TEMİZLEYİN VE BOL BOL DURULANIN

8. ZAMAN ZAMAN YALIN AYAK TOPRAKTA YÜRÜYÜN

9. GİYDİĞİNİZ TERLİĞİN LASTİK- PLASTİK OLMAMASINA DİKKAT EDİN

10. GECE UYURKEN ODADAKİ TELEVİZYONU BİLGİSAYARI VS FİŞTEN ÇEKİN VEYA ANA DÜĞMESİNDEN KAPATIN

11. CEP TELEFONUNUZU GECE UYURKEN YATTIGINIZ ODADA BULUNDURMAYIN

12. HAFTADA 4 KEZ BALIK YE VE BALIK ÇORBASI İÇ BALIĞIN KILÇIĞI KANSER ÖNLEYİCİDİR. MÜMKÜNSE BALIĞI KILÇIĞI İLE YE

13. ZERDAÇAL (KÖRİ) Yİ BOL BOL KULLAN SALATALARINA EK, ÇORBANA KÖFTENE KOY VS

14. GÜNDE İKİ BARDAK DOMATES SUYU İÇ

15. KEPEK EKMEĞİ VE EKMEĞİN KABUĞUNU YE

16. TUZ KULANMAK İSTİYORSAN KAYA TUZU KULLAN

17. ZEYTİNYAĞI FAYDALI SABAH KAHVALTISINDA BİR ÇORBA KAŞIĞI ZEYTİNYAĞININ İÇİNE KEKİK, NANE, KÖRİ, KOYUP YE

18. ESMER PİRİNÇ TÜKET

19. ZEYTİN ÇOK YARARLI BOL BOL TÜKET

20. YAĞSIZ PEYNİR VE KEÇİ PEYNİRİ YE

21. HAFTADA EN ÇOK İKİ KEZ KIRMIZI ET YE

22. ÇAY ÖNERİSİ-YEŞİL ÇAY+BÖĞÜRTLEN+ISIRGAN+LİMON KABUĞU NU KARIŞTIR KAYNAT GÜNDE İKİ KUPA İÇ DİKKAT BUNU İLAÇ ALMAYAN İNSANLAR İÇEBİLİR

23. EĞER HİÇ BİR İLAÇ İÇMİYORSANIZ VEYA İLAÇTAN 6 SAAT SONRA BİR SU BARDAĞI GREYFURT SUYU İÇİN

24. BİTKİSEL OTLARI ALIRKEN İNTERNETTEN ALIŞVERİŞ YAPMAYIN-TARIM BAKANLIĞI ONAYI OLANLARI ECZANELERDEN ALIN

25. SENTETİK YASTIK YORGAN KULLANMAYIN PAMUIK YORGAN YASTIK DAHA SAĞLIKLI

26. ÖZELLİKLE BEYAZ İÇ ÇAMAŞIRLARINIZI KAYNATMADAN GİYMEYİN ÇÜNKÜ BEYAZLATICI MADDE KANSEROJEN BİR MADDEDİR

27. MUTFAKTA TEFLON BULUNDURMAYIN CAM-ÇELİK-PORSELEN KAPLARDA PİŞİRİN

28. SENTETİK MALZEME İÇEREN HALI KULANMAYIN

29. AYAKKABI İLE EVDE DOLAŞMAYIN

30. ORGANIK ÜRÜNLER TÜKETİN EN AZINDA SEBZE MEYVEYİ MEVSİMİNDE TÜKETİN

31. FASTFOOD KANSEROJENDİR

32. ACI BİBER KANSERE ÇAREDİR

33. HAFTADA EN AZ BİR KÖY YUMURTASI TÜKETİN VE ÖZELLİKLEDE BEYAZINI DAHA ÇOK TÜKETİN

34. ELMA SİRKESİ MERTABOLİZMAYI HIZLANDIRIR GÜNDE BİR TATLI KAŞIĞI İÇİN
( kadınlarda kemik erimesine sebep oluyor. dikkat edin)

35. HER SABAH AÇ KARINA BARDAK ILIK SU TÜKETİN

36. KURU ERİK, BÖĞÜRTLEN, ÇİLEK TÜKETİN

37. HAVUZLARDA KULLANILAN KLOR KANSEROJENDİR EĞER GİRERSENİZ DE HEMEN DUŞ ALIN

38. İÇME SUYU-İSTANBULDA ŞU ANDA BELEDİYENİN SUYU İÇİLEBİLİR EĞER SATIN ALIYORSANIZ 3 AYDA BİR MARKASINI DEĞİŞTİRİN

39. KIZARTMA YEMEYİN HAŞLAMA BUĞULAMA YENMELİDİR

40. MİKRO DALGADA FAZLA ISITMA

41. YANMIŞ YİYECEKLER KANSEROJENDİR

42. DİŞ FIRÇALARKEN KURU FIRÇAYA MACUNU KOY FIRÇALA SONRA DURULA

43. KURU TEMİZLEME KANSEROJENDİR

44. DOMATES ORGANİKSE VEYA MEVSİMİNDE KANSER ÖNLEYİCİDİR

45. ELMAYI KABUĞU İLE YE

46. SEBZEYİ MEYVEYİ ÖNCE ELMA SİRKELİ SUDA 20 DAKİKA BEKLET SONRA DURULA YE VEYA KULLAN

47. BROKOLİ, KARNIBAHAR, ISPANAK, LAHANA. KIRMIZI TURP, KARA TURP, HAVUÇ, MAYDANOZ, REZENE, TERE TÜKET

48. EN YEŞİL, EN KIRMIZI, EN SARI OLAN YİYECEKLERİ YE

49. YEŞİL ÇAYI GÜNDÜZ TÜKET

50. KARA ÜZÜM, KARADUT, BÖGÜRTLEN ŞURUBU, ANANAS TÜKET

51. ÇİN ÜRETİMİ HİÇ BİR ŞEY KULLANMA ŞU ANDA MADE İN CHİNA YERİNE PRC (PEOPLE REPUBLİC OF CHİNA) YAZIYORLAR DİKKATLI OL.

52. SÜT YERİNE AYRAN VE YOĞURT TÜKET ÇÜNKÜ SÜTE HAYVANIN GÜBRELİ YEDİĞİ OTLARIN KALINTILARI KARIŞABİLİYOR

53. FINDIK, FISTIK, CEVİZ KABUKLU AL KIR ÖYLE GÜNLÜK BİRAZ TÜKET

54. MEVSİMİNDE ÇEKİRDEKLİ KARPUZ ÇOK FAYDALI


55. ŞARABA BÖCEK İLACI KARIŞIYOR O NEDENLE KANSEROJEN, BİRA KOLON KANSERİNİ ARTIRIYOR, BUNLAR YERİNE KARA ÜZÜM YE

56. MEYVE SUYU YERİNE TAZE MEYVE TÜKET MEYVE SUYU ŞİŞMANLATIYOR

57. HAREKETLİ HAYATI TERCİH ET

58. OKSİJENLİ ORTAMDA GÜNDE EN AZ YARIM SAAT 45 DAKİKA YÜRÜ

59. SİGARA İÇİYORSANIZ YÜZDE 85 VEYA 90 AKCİGER KANSERİ OLACAKSINIZ VE KALP KRİZİ GEÇİRECEKSİNİZ DEMEKTİR.
SIGARAYI BIRAKINCA VÜCÜT 10 YILDA YENİLENEBİLİYOR. HEMEN SİGARAYI BIRAKIN. BIRAKINCA KIRMIZI OLAN ÜRÜNLERİ TÜKETİN MEYAN KÖKÜ VE KARA MEŞENİN KABUĞUNU EZİP TOZ OLARAK ALIN BU VÜCÜDUN DAHA KOLAY TEMİZLENMESİNİ SAĞLIYOR . 2015 YILINDA 9 MİLYON KİŞİ AKCİĞER KANSERİ OLACAK. YİRMİ SANİYEDE BİR KİŞİ AKCİĞER KANSERİ OLUYOR.

60. AKCİGER KANSERİ BELİRTİLERİ OMUZ AĞRILARI, YÜKSEK ATEŞ, ÖKSÜRÜK VE KANLI BALGAMDAN ANLAŞILIR.

61. STRESTEN UZAK DURUN KANSERİ TETİKLİYOR: YOĞA,

62.
TANRIYA INAN , DOKTORA INAN, AİLE SEVGİSİNE BAĞLILIK GÖSTER Kİ STRESİN ETKİLERİNİ MEN ET

63. ÜZÜM ÇEKİRDEĞİ VE KETEN TOHUMU GÜNDE BİR TATLI KAŞIĞI TÜKET

64. GÜNDE BİR SU BARDAĞI AKŞAMLARI KEFİR TÜKET GÜNDE BİR KEZ BÜYÜK APDESTE ÇIKILMASI GEREKİR EĞER OLMUYORSA İLERDE KOLON KANSERİ OLMA OLASILIĞI YÜKSEKTİR. BUNA DİKKAT ET

65. MENAPOZDAKİ KADINLARIN VÜCUDUNDA ÖDEM OLUR BUNU ATMAK İÇİN KİRAZIN SAPI+MISIR PÜSKÜLÜ+MAYDONEZ SAPI KÖKÜ+DEFNE YAPRAĞINI 5 DAKİKA SICAK SUDA BEKLET İÇ GÜNDE EN ÇOK İKİ KUPA OLARAK BU BİRİKEN ÖDEMİ ATIYOR

66. BEYAZ UN BEYAZ ŞEKER VE TUZDAN UZAK DUR

67.HALSİZ HİSSEDİYORSANIZ GÜNDE BİRER ADET B VE C VİTAMİNİ AL

68. KANSER HASTALARI DOKTORUNA DANIŞMADAN HİÇ BİR BİTKİSEL OT KULLANMAMALIDIR. İLAÇ İÇİYORSA ASLA OT KULANMAMALIDIR .

69. BÜTÜN PETROL ÜRÜNLERİ KANSEROJEN. KULANDIĞINIZ HER ŞEYİN PETROL ÜRÜNÜNDEN YAPILIP YAPILMADIĞINI SORGULAYIN

70. SAÇ DÖKÜLMESİNE KARŞI :

1 FİNCAN ZEYTİNYAĞI+YARIM FİNCAN SUSAM YAĞI+ 1 YEMEK KAŞIĞI DEFNE YAĞINI KARIŞTIR SAÇ DİPLERİNE SÜR İYİCE OV, STREÇ BAŞLIK TAK, YARIM SAAT SONRA YIKA BUNU 3 GÜNDE BİR YAP.

Burçlar nasıl özür diler




Burçlar nasıl özür diler, nasıl gönül alır hiç merak ettiniz mi? Cevabınız evetse işte cevabı.

KOÇ:
Bir kere butun Koc'lar dunya şekeri
olduklarina inanirlar.. ozur dilemelerini gerektiricek
bişey yaptiklarini ya da soylediklerini hic
duşunmezler.. o yuzden dizlerinin ustune cokmek yerine
basitce "ozur dilerim" derler.. bundan ne azi ne fazlasi

BOĞA:
Bir hata yaptiklarinda insanlarla yuzyuze bakmaya
cok cekinirler.. hem zaten olan olmuştur.. o yuzden
Bogalarin ozur dilemedikleri icin kaybettikleri cok
arkadaşlari vardir

İKİZLER:
Ikizler her ne yapmiş olurlarsa olsunlar,
konuyu iyice derinlemesine bi ara$tirirsaniz mutlaka
hakli cikacaklardir.. hakli olduklarini duşunmuyosaniz
demek ki konunun yeterince derinine inmemişsiniz o da
sizin sorununuz

YENGEÇ:
Bir Yengec'in ozur dilemesini bekliyosaniz buna
pişman olursunuz... her konuyu mutlaka kendi taraflarina
cevirmeyi bu kadar iyi beceren başka bir burc daha
yoktur... sonunda bir bakmişsiniz yalvar yakar olan
sizsiniz.

ASLAN:
Bir aslan hatasini telafi etmek icin elinden ne
geliyorsa yapar.. size cicekler alir, evinizin
karşisindaki duvara kocaman harflerle BENI AFFET yazar,
ayaklariniza kapanip yalvarir..... sonunda affettiginiz
zaman kis kis gulmeyi de ihmal etmez tabi, ne de olsa
ona karşi koymak ne mumkun.

BAŞAK:
Başak hata yaptigi zaman ozur dilemekten
cekinmez, ama bunu ne zaman yapacagini kendi kafasindan
planlar.. herkesi kendileri gibi sandiklari icin
boyledirler.. onlara gore iş işten gecmiş olsa bile
sonucta ozur dilemiş midir, dilemiştir.

TERAZİ:
Hata yaptiklari zaman bunu itiraf etmeye
cekinmezler.. o kadar ictendirler ki zaten ozur dilerim
demelerine firsat kalmadan siz affettiginizi soylemiş
olursunuz.

AKREP:
Ozur dilemenin bir formalite olduguna inanirlar..
o yuzden bir telefon acmak ya da karşiniza alip konuşmak
yerine kart ya da mail yoluyla ozur dileyen insanlarin
cogu bu burctandir.

YAY:
Yay'larin kitabinda pişmanlik, ozur gibi $eyler
yazmaz.. hatasiz kul olmaz şarkisi onlarin hayat
felsefesidir. Başkalari onlara yanliş bişey yaptigi
zaman da ayni tavri korurlar, cifte standart yapmazlar
yani..

OĞLAK:
Onlardan basit bir "ozur dilerim"le
kurtulamazsiniz.. uzuuuun bir aciklama beklerler.. 7
sayfalik bir savunma yazip da sonunda onu tatmin
edebilmişseniz ne mutlu.

KOVA:
Dunya tatlisi insanlardir.. hata yaptiklarini
bilir ve saniyesinde durumu kurtarmak icin bişeyler
duşunurler.. genelde de başarirlar .

BALIK:
Kolay kolay ozur dilemezler cunku onlara gore
herkesin olaylara bakiş acisi farklidir.. bir Balık ve
ozur dilemek ha? şansinizi zorlamayin.

İnsanın ortak kaderi doğum, ölüm ve o aradaki zaman, yaşam...
Doğmak, ölmek isteğe bağlı değil...
Ölmek, belki bazen.
Bize düşen yaşamak. Koşullar ne olursa olsun yaşamak... Ayakta kalmak...

Hadi sıyırttın sıyırttın, hayatta kalabildin zar zor...Uzun yaşamak,
bir ayrıcalık. İyi, güzel... Ama ayakta kalmak, kalabilmek. Ceza! Müthiş
bir ceza!

İlkokuldaydım, birinci sınıfta. Hiç unutmadığım bir cezaya
çarptırıldım.
Karatahtanın önünde, sırtım sınıfa, yüzüm karatahtaya dönük, ders
bitimine kadar kıpırdamadan ayakta durmak...
Utanıyorum, midem bulanıyor. Ölmek istiyorum.
Herkesten nefret ediyorum, herkes ölsün istiyorum.
Sonra bir ara cebimdeki kabarıklığı hissediyorum: Kabak çekirdeklerim!

Bir kuruşluk kabak çekirdeği almıştım, bir tane bile yemedim.
Mahmut'la (benden birbuçuk yaş büyük ağabeyim; üçüncü sınıfa
gidiyor) eve giderken yiyecektik. Evimiz taa tepede, Abidin Paşa Köşkü'nün orada.

Bahardı...Bademler açmış, tepeye giden toprak yol bomboş.
Ev yok pek. Apartman hele hiç yok. Göz alabildiğine tarla.
Papatyalar,
gelincikler.
Hadi be sen de!.. Ne diye ölecekmişim... Mati'cigimle güzelim dağ yolunda
çekirdek yiyerek, konuşa gülüşe eve gitmek varken!

Şimdi dönüp geriye baktığımda, hep çekirdek misali umutlar peşinde
ayakta kalabildiğimi görüyorum.

Öleceğimi bile bile bir çekirdek uğruna bu kadar çaba, çırpınma!
Değer mi?..
Birşey yap, Met'i anımsıyorum, sevgili Aziz Nesin'i... İçim
ısınıyor yeniden.

Kalk hadi diyorum, durma koş, birşeyler yap. Yaşa...
Dur diyorlar bir yandan da, koşma...
Yeter dinlen artık.
Koşma...
Öl artık!
Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha...'

Yıldız Kenter
Talihsiz adam!
Üzgün ve pısırık görünüşlü bir adam barda tünemiş oturuyormuş. Önünde bir türlü içemediği bir içki bardağı, suratı asık..
O sırada barın kapısı açılmış. Külhanbeyi tavırlı Temel, sert adımlarla barın tezgâhına doğru yürümüş ve pısırık adamı iteleyerek tabureye oturmuş.
Hiç soru sormadan adamın önündeki içki kadehini alıp başına dikmiş. Elinin tersiyle ağzını kuruladıktan sonra, 'Ne o, neden böyle surat asıyorsun, Karadeniz'de gemilerin mi battı?'
'Sorma, ben çok talihsiz bir adamım' demiş pısırık.
'Neden?' diye sormuş Temel .
Cevaplamış pısırık:
'Bu sabah karımla kavga ettik, beni evden kovdu. O sinirle işe geç kaldım. Patronum zaten bahane arayıp duruyordu, beni işten attı. İşten çıktım, yolda yürürken araba çarptı. Eve gideyim, belki karımla barışırız dedim, eve gittim ve karımı başka bir erkekle yatakta yakaladım. Bu kadarı da fazla artık dedim, kendimi öldürmeye karar verdim. Tabancayla vuracaktım, silah tutukluk yaptı... Asmaya kalktım, ip koptu. Doğalgazla öleyim dedim, faturayı ödemediğim için gaz kesikti. Eczaneden fare zehri aldım, buraya geldim, içki bardağıma koydum. Onu da geldin sen içtin. Off... Offfff...'

Düello



İki farklı kutupta yaşadıklarını düşünen iki kadının düellosudur bu.

"Ev Kadını–Çalışan Kadın'a Karşı"

ya da

"Çalışan Kadın–Ev Kadını'na Karşı"

Çalışan kadının iç sesi ve ev kadını hakkındaki düşünceleri:

İlkokul birinci sınıftan bu yana sabahın erken saatlerinde evden çıkıp, servise binip, bir yerlere gidiyorum. Hayatımın üçte ikisi okulda, üçte biri de iş yaşamında geçti. Karlı bir günde pencere kenarında kahve içmeye, yani evimin sıcaklığına hasretim. Şöyle zengin bir koca bulamadım ki, biraz rölantide yaşayayım hayatımı. Hep çalışmak, hep çabalamak zorundayım.

Ev kadını olmak ne büyük bir lüks kim bilir.

Eğer ev kadını olsaydım;

Dilediğim an yan gelir yatar, dilediğim zaman yemek yapardım. O gün biraz kafam mı bozuk, "boşveeeer" der, komşuya kahveye giderdim. Çocuklarımı okula gönderdim mi, evimin tek efendisi ben olurdum.

Marketten ıspanak almaya gitmek, o günün programı olurdu. Zamanın efendisi olurdum ne de olsa. Bütün gün benim olurdu. Acele etmeme, öğle tatilinde market alışverişi yapmama, iş çıkışı koşa koşa kaş aldırmama gerek kalmazdı. Çocuğumun ne yediğini, ne giydiğini, ilaçlarını içip içmediğini, kakasının rengini bir başkasından duymama gerek kalmazdı. İki toplantı arası telefona sarılıp, yarın gidilecek doktor randevusunu organize etmek zorunda kalmazdım.

Kocamın ay sonunda getirdiği paraya razı olurdum. Belki de zaten hepimize yetiyor olurdu bu aylık. Hele bir de arabam varsa altımda, değmeyin keyfime. Bu kuaför senin, bu sinema benim gezer dururdum. Para nasıl kazanılıyormuş diye düşünmeden harcamak ne büyük bir ayrıcalık olurdu.

Çocuğum olunca "efendi"liğim katlanarak büyürdü, eğer ev kadını olsaydım. Biraz emzirir, biraz uyurdum. Biraz ütü yapar, biraz uyurdum. Ben yan gelip yattıkça, birileri benim arkamı toplardı nasıl olsa.

Her daim çocuğumun yanında olabilirdim. Hasta olduğu günlerde, o günkü "kahve" programımı iptal etmem yeterli olurdu. Özel izin belgeleri alıp, amirime onaylatmak zorunda kalmazdım. Kimseye hesap vermezdim.

Eğer ev kadını olsaydım,

Çalıştığım ve çocuğumdan ayrılmak zorunda kaldığım için psikolojik baskı altına alınmazdım. Oğlumun beni özlediği anlarda "Annem beni hep bırakıp gidiyor" sözlerini gereğinden fazla ciddiye alıp, "hakkında şikayet var" diyerek sinirlerimi yıpratanlara meydan okuyabilirdim.

Ev kadınları, bayram sabahında, kendi yaptıkları cevizli kadayıfı misafirlerine ikram ederken, ben evimi taşıyor olmazdım. Her bir tatil gününü, bir şeyler halletmek için bir fırsat olarak görmez, bizi anlamayıp hep kendi kapılarının çalınması bekleyenlere böyle uyuz olmazdım.

Eğer ev kadını olsaydım,

Dünyanın efendisi, evimin kraliçesi olurdum.

Ev kadınının iç sesi ve çalışan kadın hakkındaki düşünceleri:

Okul bittiği günden beri yan gelip yatıyorum. Yat, yat, yat. Nereye kadar? Kilolarım gitmek bilmiyor. Popom nasıl da büyüdü.

Bir can sıkıntısı, bir iç patlaması yaşıyorum ki sormayın.

Dağ gibi ütü var beni bekleyen. Elim kalkmıyor, gözüm açılmıyor. Esneye esneye akşamı ediyorum. Çocuk gürültüsü de cabası.

Bir gün üst komşuma, bir gün alt komşuma gitmekten de sıkıldım. Her gün aynı muhabbet.

Eğer çalışıyor olsaydım, hayatta bir amacım olurdu. Çocuk doğurmak ve ev işleri yapmaktan öte bir amaç. Kendim için var olduğumu hissederdim o zaman. Sabahları uyanmak için bir sebebim olurdu. Her gün "Acaba bugün ne giysem?" diye düşünürdüm. Kendime yeni giysiler alır, keyifle alışveriş yapardım.

Gündüz evden uzaklaşmak bana iyi gelirdi. Bütün gün bahçede oturup, başkalarını çekiştiren kadınlardan biri olmazdım. Bütün gün ilgileniyor muyum sanki çocukla. Sıkılıyorum hep aynı evcilik oyunlarını oynamaktan. Çocuğumla gerçekten sevgi dolu bir ilişkiyi paylaşabilirdim, sınırlı olan zamanda.

Apartman komşuları dışında da arkadaşlarım olurdu. Bazıları beni arkamdan vurmaya çalışsa da olsun, bu da bana bir tecrübe olurdu.

Köreliyorum böyle evde otur otur. Artık eskisi gibi gülümseyemediğimi fark ediyorum. Kendime güvenimi kaybediyorum zaman zaman. Hiçbir işe yaramadığımı düşünüyorum.

Eğer çalışıyor olsaydım, ara sıra iş seyahatlerine giderdim. Evimi ve ailemi ne kadar özlesem de, yeni yerler görmenin ve yeni insanlar tanımanın sevincini kendime katarak, daha mutlu dönerdim evime.

Her şeyden önemlisi kendi paramı kazanıyor olurdum. Her ay posta kutumuza atılan kredi kartı çıktılarını tek tek inceleyen kocama sinir olmazdım.

"Evimin direğine bir şey olursa ben ne yaparım?" endişesini duymaz, kendime daha çok güvenirdim. Bu güvencenin, evlerimizi tozdan arındırmaktan çok daha önemli bir misyonu olduğunu bilirdim.

Eğer çalışıyor olsaydım,

Dünyanın efendisi, hem evimin hem de iş yerimin kraliçesi olurdum.

...

Bu böyle uzar gider.

Velhasıl,

Bu iki kadın, her daim birbirine sinir olur.